Ana sayfa yap


« Önceki | Sonraki »

22/1/2009

Zorla Nazik Olduğumu Sanman Zoruma Gidiyor



Yıllar önceydi. Henüz iki-üç yaşlarında olan oğlum Furkan’a yeni açmış hercaileri yakından göstermek için eğilmek üzereydim ki, parkın bekçisi bir hamlede yanımızda bitti: “Çiçekleri koparmak yasak!” İrkildim.. Eğilemedim. Dokunamadım çiçeğe. Koparmadım. Zaten koparmayacaktım ki. Dahası, “Koparmazsan daha iyi olur!” demek üzereydim oğluma. “Yasssakkk!” korkusuyla değil; “Yerinde kalsın da, zikrine devam etsin..” ümidiyle koparamazdım. “Başkalarının da hakkı var o güzelliği görmeye...” hakkaniyeti bekçinin hoyrat uyarısından çok daha önce elimi çektirirdi çiçekten.
O an, kelimenin argo anlamıyla da gerçek anlamıyla da “kopmuş” oldum. Çiçeği zaten koparmayacak olan ben, çiçek kopartmaktan zorla alıkonan biriyle aynı görüntüyü verdiğim için alındım. Çiçek koparabilir adamlardan biri sanılmak ağırıma gitti. Çiçeği koparabilecek kadar eğildiğim halde bile çiçeği kopartmadığımı görebilecek kadar bekleseydi bekçi, kendimi gösterebilirdim. Sabretseydi, çiçekleri kopartabileceği halde koparmayan, bekçi görmediğinde bile çiçeklere dokunmayan bir adam da görebilecekti. Göremedi. Kaybetti. Beni de koparttı dalımdan. İrademi budadı. Tercihimi ezdi geçti.

Adem (as) ve biz oğulları/ kızları hep cennette kalsaydık, hata etmeye fırsat bulamayacaktık. Melekler gibi. İndirilmeseydik dünyaya, günah işlemeyecektik. Şeytanın ayağımıza dolanmasına izin verilmeseydi, ayağımız hiç kaymayacaktı. Hepten “masum” kalacaktık. Öyle mi? Çiçekleri koparmak elindeyken de koparmadığını gösterme fırsatı verilmeyen benim kadar alınırdık baştan alınmış bu karara. Şike utancıyla yaşardık belki de cennette. Eli kolu bağlanmış bir adam olarak bir hazinenin başına konulduğumu düşünüyorum arada bir. Hemen yanıbaşımda elleri serbest kalır kalmaz çalmaya hevesli biri daha var. Oysa benim ellerim çözülse de çalmayacağım. Sonuçta, fiilen ikimiz de çalmıyoruz. İkimiz de “çal-a-mı-yor-uz” çünkü. Çalmıyor iken çal-a-mıyor görünmek ne kadar da ağırıma giderdi! Çalmadığımı gösterebilmem için çal-abil-iyor da olduğum bir özgürlük alanı tanınmalıydı bana.

Çalabileceğimiz yerdir dünya. Çiçekleri koparabilecek kadar eğilebildiğimiz yerdir. Sınanırız burada. Deneniriz. Elimize vurulmaz çiçekleri koparttığımızda bile. Hatta bir kaç çiçeğin koparılmasını da göze alır Bahçe Sahibi. Dilerse hiç koparmamamızı garanti edebilir ama serbest bırakır bizi. Ara sıra koparsak da kopardığımız için pişman da olabileceğimiz fırsatlar tanır bize. “Hiç çiçek koparmıyor olsaydınız, çiçek koparıp da pişman olan ve bir daha çiçek koparmayacağına bile-isteye söz veren birileri olmanızı daha çok isterdim” bile diyor.
İyi ki hata yapabiliyoruz dünyada. Hata yapabilir olduğumuz yerde tanışırız kendimizle. Hata yapabilir olduğumuz halde, yapmamayı tercih ettiğimiz anda irademizle buluşuruz. Tercihimizle sıcak temasa geçeriz. Vicdanımızın titreyişini fark ederiz. İnsan yanımızla yüzleşiriz.

Tercihe izin verilmeyen yerde, baskının hükmettiği alanda “insan” yoktur. Zorlamanın ezdiği “kamusal alan”larda “insan”ın var olabilirliği de iptal edilir. Zorlayan da zorlanan da “insan” olma fırsatını ilga eder. Mecbur tutulduğumuz demde “kendi kendinelik”imizi ortaya koyamayız ki. Zorbalığın olduğu yerde, “değer” üretemeyiz ki. Zorbalık “hatadan dönmeye” fırsat tanınmaz. Hata etmeni baştan engeller. “İyi”yi “kötü”ye tercih edecek özgürlük yoksa, “iyilik” üretilemez. “Zorla güzellik olmaz.” Zorla din de olmaz. “Borç”tur “din”. Minnet borcu. Hiç zorunlu olmadığı halde seni yoktan var edene, hiç zorlanmadan, iç’inden gelerek, iç’ten isteyerek teşekkür edebilmen içindir bu ömür. Teşekkür de edebilsin diyedir teşekkür etmeyenlere de, teşekkür etmeyişlerine de izin verilmesi.
Rabb-i Rahîmimiz, ister istemez kulluk etmemizi istiyor değil; isteyerek ve güzellikle huzuruna gelmemizi istiyor. Baskılanmış bir “insan”ı geçerli saymıyor. İradesiyle var olmasını istiyor insanın. Baskı, başını örtmeye doğru da olsa, başını kapatmaya doğru da olsa, başını örtmek de isteyenlerin örtmek isteyemeyenlere baskı yapabileceği ihtimaliyle başını örtmek de isteyenlere doğru da olsa, güzel değildir, insanî değildir. Dolayısıyla, ve dobrasıyla “İslamî” değildir.

Diyeceğim şu ki: Kanun zoruyla laik olduğumun sanılması, “Çiçekleri kopartma!” uyarısıyla çiçeklere dokunmadığımın sanılması kadar ağırıma gidiyor. Müslümanım ben! Herkese ve her şeye “selâm” yakınlığı kazandıran İslam’ı bir tür taraftarlığa indirgemeye hevesli oryantalist icadı “İslamcı” etiketini üzerime yapıştırmıyorum, yakıştırmıyorum.

“Müslüman” laiklik taraftarı ya da karşıtı olmayacak kadar ilgisizdir lâiklikle. Laikliğe müstağnidir o kadar. Başkalarına baskı yapmayacak kadar merhametlidir o zaten. Farklı yaşayış biçimlerine müdahale etmeyecek kadar nezaketlidir o zaten. Bana merhameti ve nezaketi kazandıran İslam'ın, İslam’dan uzakta yaşanan kabalığın ve zorbalığın önüne geçmek için konulmuş laiklikle çerçevelenmesi ağırıma gidiyor. Başkalarının hayatına laiklik zoruyla karışmadığımın sanılmasını mümin olma izzetime yakıştıramıyorum.

“Yassakkk!” sesini bir daha duymak istemiyorum Sayın Rektörüm.



Senai DEMİRCİ




20/1/2009

Suskunlar Sinmiş Duvarlara




Suskunlar Sinmiş Duvarlara

Suskunlar sinmiş duvarlara… Sabrım sınanıyor acıların örsünde…Bir yük vagonunda gider gibi geçiyorum yılların üzerinden..Vagon yükü acılar taşıyorum sol yanımda… Ve hiç unutmuyorum sevgi expresinde hep bir kaçak olduğumu… Yol boyu mırıldanıyorum türkümü…Sesimde gurbetin ateşi ve yüreğimde tutsak bir sevdanın sızısıyla yana-yakıla yaşıyorum…


Bir tufanda boğuldu sevinçlerim.. Ne vakit Uçursam beklentilerimi umudun gökyüzüne; soğuk rüzgarlar döve döve içeri aldı beni… Mermileşmiş yasaların kesin hükümlerine geçmedi , sayfalar dolusu savunmalarım..Ne yana dönsem hükümlü duvarlar örüldü gözlerime…. Şimdi kan kaybeden bir yaradır içimdeki bozgun…


Zafere gidilecek yollar ortadayken,kelime oyunları arasına sıkıştırılan , yüklemsiz cümleler kaldı avuçlarımda… Yine yanlış notalarına bastım hayat türküsünün… Kanlı bir yenilginin,kangren olmuş düşlerini kesiyorum kör bir bıçakla.. Koca taşlarla vuruluyor habil yüreğime; Ölüm kusuyor kabil soylu haydutlar… Öldürülüyorum faili meçhul satır aralarında…


Şimdi hangi kapısını aralasam düşüncelerimin; Adını özgürlük koyduğum tutsaklığıma açılıyor bahçesi Sonra ;hapislik başlıyor içimde …Odamın ışıklarını gündoğumuyla söndürmeyi öğreniyor uykusuzluğum…Üstümde kuşları vurulu sağır bir gökyüzü… Uzaklara sürgün edilmiş bedenimle, başımı ağırtan cümleler biriktiriyorum yenikliğimin kavrukluğunda…

Uykusuzum…


Uyanıyorum gecenin kör bir vaktinde; Birden bire duvar,birden bire hüzün..
Aç karınla sigara içmeyi dayatıyorum ciğerlerime… Nereye sığınsam bıçak gölgesi düşüyor yalnızlığıma.. Uykusuzum,Zulmün bağrında şafaklar sökülüyor demir meridyenlerle çizilmiş penceremde... Vuruluyor gölgelerin acıyan yanlarıyla taptaze papatyalarımın ömrü… Örülüyor kalbime birbirini tutan keskin tel örgülerle.. Güneşim kolumda türküler okurdum oysa...aldırmadan yağan soğuk yağmurlara..


Şimdi yatağını unutmuş dalgın bir ırmak akışlarım.. Ne denize ulaşabildim ..Ne de ırmak kalabildim... Durgunum...


Alıntı

18/1/2009

Serçe Parmağın...


Serçe Parmağın

O gün, serçe parmağın hesapsız elime çarptı,
Bir saniyelik temastı, on gündür kalbim elimde.
Sağ elim küstü bahtına, sol elimle yıkanmadı
Boynu büyük parmaklarımın, ellerinin hasretinde…

Sen havadan konuşuyordun, ben içimden coşuyordum,
Baharın müjdecisiydi ışıl ışıl gözlerin
Dil alışkanlığın vardı, bana canım diyordun,
Sana “hiç” demiştim ama, o an seni düşünüyordum…

Yemek masasındaydık hani, sen tuzu istemiştin,
İçimden haykırmıştım, “bas yarama şu tuzu!”,
Gayet nazik bir dille ekmeğimden dilemiştin,
Hayatın değer yanını, tebessümüne işlemiştin…

Çayımın son yudumunu on beş dakikaya yaymıştım,
Ertelenen ayrılığın kapısına dayanmıştım,
Yollar duyguma tezattı, uzaklaştıkça sendeydim,
Buluştukça göz kapaklarım, gözlerimin önündeydin…


Mehmet ERCAN
mehmetercan.com

 

18/1/2009

Mahşere Kadar Hoşçakal




Mahşere Kadar Hoşçakal

Ki ben her gece sendeki beni korumak niyetiyle nöbetindeyken

Biliyorum, gece yürüyüşlerinde yerim yoktu günlüğünde
Ve nihayet vazgeçtim beni sevmeni dilemekten
Ve hayret ki yaşıyorum, öylesine
Şaşkınlığım, yüzsüzlüğüme

Aşkı mantığa bürüme kabiliyetine aşk olsun
Ben mantık durağını geçeli kaç memleket yol geçti
Beni paylaşabileceğin bir yakının mı olmadı
Yoksa paylaşabilmeye değecek kadar yakınında mı değildim
Bir alem uzağında duracağım zaman çok yakın

Sendeki ben sadece alışkanlıktı
Seviliyor olmanın vazgeçilmez tutkusu
Sevenin sevileni şikayet makamı yok!
Ve hayret ki yaşıyorum sevilme hakkımdan vazgeçerek
Razı gelmişliğimse gözlerinin hatırına

Seni sevmek delilikti ki deliye hesap sorulmaz
Deli gibi sevmedim seni, gönüllüsüydüm yokluğunun
Aklım başımdaydı ve gözündeydi ve kaşındaydı
Kalbim acırdı ki o an acırdım kalbime
Aklım her gece en çocuk yaşındaydı

Neyin var sorusunun cevabı yokluğundur
Hayırdır imasının hayrı sen günahı ben
Ölüm gerçeğine sevincim sadece varlığındandır
Beni ancak ninnisini ruhuma işlemiş ana paklar
Şimdilik hoşça kal, mahşere kadar

Mehmet ERCAN
Ocak 2009

18/1/2009

Acı´yorum yar! sus´kunluğuna susmalar,




Yaslanma Gözlerime...Düşersin!

Ama yaslanma gözlerime kaldıramam bu yükü

gamzelerinin içine sığdırdığın kırılgan yanların ağır gelir günceme...

Git artık Yar!..sustuklarını bana harcama..:
yaslanamam
benim yüküm ağır...sırtımda yumurta küfesi..
düşsem bin parça olur sevdiklerimin sevinçleri
bu yüzden o yumurta küfesiyle düşmeden yürüyorum
ben taşırım acıları sevinçler seninle güzel…
sırtımdakine el atabilecek bi babayiğit yok artık bundan böyle
şimdi bağırsam uçurum gibi sesim
ulaşmaz ağladığım dağlara
ama dağ yine dağ benim için
duruyor karşımda


Acı´yorum yar! sus´kunluğuna susmalar,
Söndürmüyor yanaklarıma yağan yağmurları
Keşke´lere gömüp geleceği kaçırdığımız çok vagonlu treni
sus´malarla yüklemek yakıştı mı bize ..Sen Beyrut’um dun benim Kudüs´üm...
Hep gün batımlarına yetiştim senin şehrin de oysa ben Güneşindim senin
sokaklarındaki çocukların çakıl taşları..Ben yeminlerindim,
saklın,sırlın... ben sende sarılıydım

önce bir susla başlamıştı her şey susmak konuşmanın kardeşiydi
beceremesekte sustu adımız
biz sustuk

isyan yükledim sana yar! mavi bir gecenin üstüne yürüyorum
ayaklarım zindanlara takılıyor ne olur bana öyle gülme
yaslanma gözlerime
yağmurlarına dayanamayan yüreğim nasıl dayansın sitemlerine
vakti geldi dedin dönüş yok diye ekledin
hüznün vurduğu Beyrut
çoktan filistin’deki kanamalara bayraklarını yarıya indirdin
oysa geleceğini bilsem gel! derdim....

dilimize takılan kimsesiz nağmeler hasreti ördü yollarımıza
yetmedi imkansızlıkları ördü… müebbet kesti yolculuğun biletini
beni sensizliğe... seni bensizliğe...
sen geleyim mi demedin...ben yüreğimi veremedim..
kzıgınım yar! öfkeli!

buğulu sesinden dinleyeceğim türkülerin katili olacağımı bilseydim korkmazdım konuşmaktan
sus´olmazdım bukadar ..sus´kunluğunun içindeki sus´a gömmezdim filistin´i
biz korkak yanları sevdaya bedel savaş yüklü iki şehir...


sen beyrutum dun benim
sazıma mızrap yaptığım en ağır ağıtlarımın ilhamı
üstüne kızıllık konsada güneşine ihanet etmeyen şehrim.
sen kayebettiğim yarınların sancısı kurşunlanmış düşlerimin en büyük iç kanaması
hançerimin ucunun pası
acı´yorum yar!,
yaslanma gözlerime.......

ezilirsem sevdanda kalkamam ayağa
aşkı bilmeyen leyla´yım yıkık!
kızgın! öfkeli...:

acı´yorum......:

susuyorum yar!
yaslanma gözlerime.....
ölüyorum uçurumlarında.......:

Alıntı

« Önceki | Sonraki »

Kevser En İyi Siteler Listesi Dini100.Net ListeNur.de - islami siteler listesi Cennet Yolculari Toplist Sevdalist - Sevdalara.net
NurluYuz
eXTReMe Tracker