Ana sayfa yap


« Önceki |

16/3/2009

Ben Kendimi Özledim




BEN KENDİMİ ÖZLEDİM

“AKIP giden zamanları
Bir yerlerde bulsam..
Sonra üzülsem..
Üzüldüğüme üzülsem.
Sonra düşünsem
Üzüldüğüme üzülsem..”

Hüznüme tercüman olan bu şarkı eskilerden gelip takılıverdi dilimin ucuna.. Mirkelam lakaplı bir bey söylüyordu sanırım. Geçip giden zamanları bir yerlerde bulsam neler değişirdi hayatımda bilemiyorum. Şu sıralar en çok hissettiğim duygu içimde kocaman bir nehir yavaş yavaş akıyor ve eski coşkunluğu kalmamış. Üzerine son bahar yaprakları yağmışta onları dahi taşımaktan bezmiş ağır ağır ilerliyor yatağında ve ben bu temsili ruhum olan nehrin kenarında bir ağaç gölgeliği edinmiş, sessize akışı seyrediyorum..

Elim kolum bağlanmış sanki, kıpırdamıyorum bile. Dilimde birkaç eski ezginin tınıları öylece durmuş sadece seyrediyorum. Böylesi bir haleti ruhiye ile bir yere varılmaz biliyorum. Zamanın ruhu, ruhuma dokunmadan, yüzüme bir nefeslik ferahlık üflemeden, hatta koluma dahi sürtünmeden geçip gidiverecek hissediyorum. Nasıl değiştim ve tekrar nasıl değişebilirim?

Evvel zaman içinde, ahir zaman içinde.. ile başlayan ve uzayıp giden masallar geliyor zihnime bir bir ama hiçbirinin devamı yok, sonunu kestiremiyorum. Rüzgar mı esiyor hafiften, üşüyor muyum? Bilmiyorum.

Çarkları küflendiği için artık dönemeyen bir su değirmeni gözüme çarpıyor. Suyun ağır akışının sorumlusunu buluyorum ama kalkıp düzeltemiyorum. Ağır ağır kurşini bir renkte akan nehrin üzerinde, sivrisinek misali milyonlarca kelime uçuşuyor görüyorum. Yerimden kalkıp zihnimin sepetini dolduramıyorum. Kelimelerin her biri bir peri suretine bürünüp yüzler insanın dimağına ilhamlar ikram etmek üzere havalanıyor, nasibimi alamıyorum, sadece seyrediyorum.

Nice zaman sonra bir kelime gelip oturuyor yüreğimin derinlerine ve zihnimin bir köşesine. Yarı baygın gözlerimi dikkatle üzerine dikip bakınca bu kelimenin “özlem” olduğunu okuyorum. Özlüyorum diyorum gayet cılız bir sesle ve ağzımdan dökülenler düşüp birilerini incitmesin sakın, inceliğinde. Neyi özlediğim üzerine çalışıyor zihnim yavaştan.

Karşımda ağır ağır akan ruhum, kurşuni bir nehir, uzayıp gidiyor. Allah’tan üzerini sonbahar yaprakları kaplamış. Yoksa canımında daha da sıkılacağını hissediyorum. Nehrin iki tarafı sık ağaçlarla çevrilmiş, çıkış yok, kaçış yok, kaçmaya dair niyette yok. Hayli uzun bir zaman geçiyor bu halde. Nice sonra özlem kelimesinin yanıtı yavaş yavaş nakşolmaya başlıyor içime bir yerlere..

“Özlüyorum..” diyor içimden bir ses yeniden, bu sefer biraz daha gür bir sesle. Ben nehri seyrede durayım içimdeki ses konuşuyor durmadan. “ağır ve sonbahara teslim görünen bu güvercin griliğindeki nehrin ilkbaharlardaki, yazdaki, dört mevsimde coşkun aktığı zaman dilimlerini özlüyorum. Suyunun bu kadar azalmadığı, tüm taşları, olumsuzlukları bağrında sürükleyip götürüveren, hiçbirine de gönül koymayan eski nehrin serinliğini, neşesini, bereketini özlüyorum..”

Bir kuş çığlık atıyor yukarıda. Anka kuşu mu yoksa? göremiyorum. Çığlık atıyor tekrar ve yüzleşmeye korktuğum gerçeği itiraf ediyor bana!

“Ey zavallı, kabul et. Sen eski seni özlüyorsun!”

Sadece susuyorum.

***

Alıntı

11/12/2008

Susmak...!






Susmak kabullenmektir habersiz geleni;
Bazen acı çekmektir,
Haklılığını bile bile boyun bükmektir,
Kelimelere küsmektir üzmemek için sevdiğini…

Susmak dinlemektir alabildiğine hırçın düşünceleri;

Bazen göz yaşlarını saklamaktır,
Hüznü sessizliğe zincirlemektir,
Göstermemek için toprağa düşeni…

Susmak sevmektir adını haykıramadığın kişiyi,

Bazen ödün vermektir,
Hicranıyla yüreği dağlamaktır,
Gitmesin diye sıkı sıkı örtmektir yüreğini…

Susmak hapsetmektir aşamadığın çaresizliği;

Bazen geleceği beklemektir,
Hatıralar uğruna sineye çekmektir,
Dostluk adına çiğnemektir gururunu…

Susmak ölmektir yaşamak adına hayatı...

alıntı


11/12/2008

İncitici Sözlerden Sonra...





İnce Ağlamaklarımı Bilirim Ben;
incitici sözlerden sonra...

Karşıdakinin hassas yüreğinin incineceği düşünülmeden söylenen, yazılan, çizilen, saldırı hükmündeki sözlere ağlarım. Çünkü yüreğim emanettir bana Yaratandan. İncitenin yüreği de öyle.

Bilmezler mi ki, kendisini sevsinler diye yarattığı yüreklerin hırpalanması Rabbimin hoşuna gitmez!

Bilmezler mi ki, o kalpler aynalardan dolu bir saray. Lüzumlu mu orada çirkin bir görüntünün hâsıl olması? Hiç gerekir mi kristallerden ince ince işlenmiş çiçeklerin kırılması?

İşte öfke adlı zaaf tüm bunları unutturur da insana, zihnindeki kelimeleri acıya bular. İncitici hale getirir, ve fırlatır bir ok gibi karşısındakine...

İnce Ağlamaklarımı Bilirim Ben;

incitici sözlerden sonra...

Oysa böyle mi olmalıdır tepkiler? Hilm sahibi olmak zor mu kuluyken el-Halîm’in? Yumuşacık akınca sular hoş değil mi? Sel sularıyla hangi bağ bahçe beslenebilmiş ki?

İçinde karşısındakine söyleyecek sözlerini biriktirmiş patlamaya hazır bir bomba olmak ve öylece dolaşmak akıl kârı mı?

Ve en olmadık yerde patlamak...

‘Kalp aynalarla dolu bir saray,’ demiştim. Erzurumlu İbrahim Hakkı merhumun dilince:


“Dil beyt-i Huda’dır, ânı pak eyle sivâdan
Kasrına nüzul eyler o sultan gecelerde...”


İşte, Sultan kasrına nüzul eylediğinde, kendini görmeli aynalarda; öfke ile incitilenlerin buruk görüntülerini değil... Burukluk yerleşir kalplere, ve epeyce orada kalır. Düşüncesi bile üzer, incitir insanı. Aynalara yansır bu inciniş.

Tüm bunları düşünemeden dilinin verdiği harabiyete dur demeyen insan, farkında mıdır sözleri nereye gider? Farkında mıdır, o sözler nereleri deler de ne izler bırakır?

Öfkeyi ‘hilm’de eritmek ne güzel... Karşıdakinin kalbinde çiçekler açtırmak, hoş olmayan görüntüleri bir çırpıda değiştirmek ne güzel... Hem o zaman Sultanın nüzulüne hazır hale gelir kalp. Arınır kötülüklerden, kötü emellerden. İşte hilmin en büyük semeresi: kalbi temizlemesi...

İnce Ağlamaklarımı Bilirim Ben;

incitici sözlerden sonra...

Öfke gelip kapıya dayandığında, bunları ve dahasını düşünmeli inceden inceye.

En iyisi, gülümsemeli ve geçmeli öteye.

Geçmeli el-Halîm’in safına...

27/10/2007

İnsan ilişkileri ve dostluk üzerine...




İnsan ilişkileri ve dostluk üzerine...



İnsan ilişkileri muhtelif, sevgiler çeşitli. Ama hepsi güzel, hepsi gerekli.

“Men ta senin yanında dahi hasretem sana” dedirtecek kadar doyumsuz, bozulunca bir o kadar acı...

Şaire;

Bundan gayrı nazlı yare küskünüm

Yıktı hatırımı görüşmem gayrı

Dünya alem gelse minnet eylese

Çevirdim yüzümü döndürmem gayrı

Dedirtecek kadar, Bir diğerine;

Haydi dolaşalım yüce dağlarda

Dost bizi bıraktı ah ile zarda

Ölmek istiyorum viran bağlarda

Ayağıma cennet kiralansa da

Dedirtecek kadar kahredici....

Nedir paylaşımı yapılamayan? Arkamızı döndüğümüzde belki de bir daha hiç göremeyeceğimiz gönül dostlarına davranımımızın sebebi nedir? Yıkılması bu kadar kolay olan gönlün, yapılmasının ne kadar zor, hatta imkansız olduğunu bilmiyor muyuz? Neden bir baş çevirimi nice gönüllerin yerlere düşüp dağılmasına sebebiyet veriyoruz?

Yunus Emre”nin;

Bir kez gönül yıktın ise

Bu kıldığın namaz değil

Yetmiş iki millet dahi

Elin yüzün yumaz değil

Deyişini unutuyor muyuz?

Gurur cevabı hepsinin. Yüzünü en fazla görmek istediklerimize sırtımızı dönmüyor muyuz? Nice iki cihan dostları bırakıyoruz belki arkamızda onları anlamadan.

Dişlerinin birbirinin üstüne bastığını

Fark etmemişti o güne dek

Fark etmemişti

Gözlerinin ardındaki göleti

Böylesine taze yaraları olduğunu

Böylesine kanadığını fark etmemişti

Böylesine batmamıştı yüreğine

Binlerce kez toplanmış kırıklığı

Ateş olup yapışmamıştı

Bedenine düşünceler

Ter dökmemişti soğukta

Şimdi üşüyordu

Terliyordu

Ölüler vardı içinde

Tören istiyordu...


Başkalarının içinde ölü olmamak.... Kimseyi yıpratmadan bitirmek ömür yolunu....


Geri versinler billur kahkahalarımı

Helal değildir hakkım

izinsiz çekip alanlara

Fırlatıp parça parça kıranlara

Karşımda istiyorum ulu divanda onları

Yakalarına yapışmak için

Toplumun tuttuğu ellerim

Serbest olacak o zaman

Ağırlığını hissetmeyeceğim

Kurşun gibi bileklerimde

Sözleri tokat gibi vuracağım yüzlerine

Yüzyıllar kadar uzun

Yüzyıllar kadar ağır zincir

Vurulurken ellerine ayaklarına

Arkamı döneceğim....


Böylesine darmadağın oluyor insan yürekleri biz farkına varmadan. İçeride yaşanıyor bir şeyler. Sessiz duyurmadan...

Dünyadaki en güzel duygudur sevgi, içeriği ne olursa olsun. Allah’ın insanlara en büyük armağanlarından biridir. O olmadan yaşamak ne zor, ne kadar acı. Arkadaş, aile, öğretmen, yar... Adları muhtelif mutlulukları ve acıları aynı. Keskin, yakıcı....

Kaybetmemeyi öğrenmek gerek....


Pir sultan Abdal’ım katı yüksek uçarsın

Selamsız sabahsız gelir geçersin

Bilmem muhabbetten niye kaçarsın

Böyle miydi yolumuzun töresi....



Onun da gönlünü bir yıkan olmuş. Bir sevgili ya da bir dost. Ama bir insan.... Allah’ın benim evimdir dediği, yere göğe sığmam insanın gönlüne sığarım dediği yeri delip darmadağın etmiş bir insan...

İnsan... Derinliği sınırsız... Derinliği okyanus dipleri gibi şaşırtıcı, umulmaz güzelliklerle dolu... Yüzeyinde yaşamak niye?

Gruplaşmalar, yanlışları takım ruhu ile görmezden gelmeler, doğru olan tarafı, vicdanen yanlış olduğunu bile bile reddetmeler... Herkesin birbirinden alacağı yada vereceği değerler vardır. Guruplaşma ile gelecek değerleri reddedip kendi içimizde dönüp duruyoruz. Eni boyu belli dar bir yaşam.... Ekonomisini dışa açamamış ülke misali.

Kapılarımız daima açık olmalı. Duygu baharları girmeli gönlümüze. Sevgi suyu akmalı yüreğe... Onunla yeşerir her şey.

Boş bir gurur uğruna kaybedilen, belki de bir ömür bize yokluğunu hissettirecek sevgiler çoktur yaşamımızda. Özür dilemek bir zayıflık değil, erişilmesi kolay olmayan bir fazilettir. Gecikmeden... manevi yaranın kangren olmasını beklemeden, özür neşterini vurursak düzelir her şey ruhumuz güzel sözlerle uysallaşır biçimde yaratılmış. Aksi, gemi azıya alan bir at halidir...

Allah katında ilk adımı atandır makbul ve kazançlı olan...

Diyorum ki;

“Gelin canlar bir olalım:” Zamanın sonsuzluğunda, “bir piknik süresi” konukluk ettiğimiz dünyada barışık yaşayalım. Tüm insanlık ve tüm yaratılmışlar için güzel duygular besleyelim yüreğimizde. Yüzümüze vuracaktır ışığı, nuru... Emin olun.

 
 Emine FİKRİYE

8/9/2007

Aile baskısı dudak yedirtiyor


Uzmanlara göre aile baskısı ve olumsuz eleştiriler çocuklara suçluluk duygusu hissettirerek dudaklarını yemesine sebep oluyor. Çocuk ve ergenlerde daha sık görülen bu alışkanlık önü alınmazsa cilt kanserine yolaçabiliyor.

Aile baskısı dudak yedirtiyor


 

Psikolog Elif Kutlu Merzeci, baskıcı aile yapısının bireylerin kendilerine zarar verecek davranışlara sürüklediğini belirtti. Bireylerin olumsuz yönde aldığı eleştirilerin duygusal etkisinden kurtulmak için kendine zarar verebildiğini ifade eden Merzeci, dudak yeme alışkanlığının da buna bağlı bir davranış olduğunu söyledi.

Dudak yeme alışkanlığı için "İç ve dış etkenlerle davranışların tekrarlanması, hep aynı biçimde gerçekleşmesi sonucu beliren, şartlanmış ve zamanla otomatikleşen davranıştır" diyen Merzeci, bu tür alışkanlıkların bazı travmalar sonucu da ortaya çıkabildiğini söyledi. Dudaklarını yiyen bireylerin suçluluk duygusunu azaltmak için kendine zarar verdiğini söyleyen Merzeci, bunun tedavi edilmesi gereken bir hastalık olduğunu söyledi. Dudak yeme alışkanlığının çocuk ve ergenlerde daha sık görüldüğüne vurgu yapan Merzeci, bu konuda yeterli araştırmanın yapılmadığını belirtiyor.

NEDENLERİ İYİ SAPTANMALI

Tedavi sürecinde öncelikle bu davranışın nedeninin öğrenilmesi gerektiğini hatırlatan Merzeci, sözlerini şöyle sürdürdü: "Bu kendine verdiği zararın altında yatan nedene ulaşmak tabii ki tedavinin amaçlarından biridir. Ancak bu olumsuz davranışa direkt yönelik düzenlenecek olan bilişsel davranışçı terapi ile çok daha hızlı ve etkin sonuçlar alınmaktadır. Bilişsel davranışçı terapi de öncelikle kişinin bu olumsuz davranışı en çok ne zamanlarda gösterdiği sorularak belirlenir. O sırada aklından neler geçtiği ve buna bağlı olarak neler hissettiği üzerinde durulur. O anda sıklıkla olumsuz düşünceler içinde olduğunu belirten bireyin; düşünce duygu ve davranış arasındaki birbirine etki eden bağı görmesi sağlanır." Özellikle çocuklarda haftalık çizelgeler hazırlanıp ceza ve ödül uygulanarak davranışın azalmasının sağlanabileceğini anlatan Merzeci, dudak yeme alışkanlığının başka rahatsızlıklara yol açabileceğini belirtti. Anne baba geçimsizliğinin de dudak yeme alışkanlığına neden olabileceğini hatırlatan Merzeci, anne babanın aşırı kaygılı olmasının da etkili olacağını belirtiyor.

CİLT KANSERİ RİSKİ

Yapılan araştırmalara göre dudak yeme alışkanlığının cilt kanserine yol açabileceği belirtiliyor. Dudak yeme alışkanlığının küçük yaşlarda belli nedenlerle ortaya çıktığını vurgulayan uzmanlar, tedavisi yapılmazsa dudak yeme alışkanlığının kansere yol açabileceğini belirtiyor. Anne baba geçimsizliği ve kayıgısı da dudak yeme alışkanlığını etkileyen faktörler arasında yeralıyor.

(Bugün)

« Önceki |

Kevser En İyi Siteler Listesi Dini100.Net ListeNur.de - islami siteler listesi Cennet Yolculari Toplist Sevdalist - Sevdalara.net
NurluYuz
eXTReMe Tracker