Ana sayfa yap


« Önceki | Sonraki »

23/3/2008

Sen Kimsin Biliyormusun?

 

SEN,

“Siz insanlar için çikarilmis en hayirli bir ümmetsiniz, iyiligi emreder,
kötülükten vazgeçirmege çalisirsiniz..
Çünkü Allah’a inaniyorsunuz..” Fermaninin sahibisin!..

SEN,

“Alemlere rahmet olarak gönderilen” ve dehsetli mahser günü herkesin
“Nefsi! Nefsi!” diye çirpinacagi bir zamanda, secdelere kapanip; “Ümmetimi
isterim Ya Rab!..
Ümmetimi bagislamadikça kalkmam” diye feryad edecek olan Habib-i
Kibriya’nin ümmetisin!..

SEN,

Resûlullah’in ashabina; “Orduya yardim ediniz” dedigi zaman, bütün
servetini alip getiren ve Peygamberin “Çocuklarina ne biraktin?..”
sorusuna; “Allah’i ve Resûlünü biraktim Ya Resûllullah!” cevabini veren
Hz. Ebûbekir’in yolundasin!..


SEN,

Devlet reisi oldugu halde, içi su dolu bir tulumu sirtina yüklenerek halk
içinde dolasan ve oglunun; “Babacigim, niçin böyle yapiyorsun?” sorusuna;
“Oglum! Nefsimi biraz begenir gibi oldum..
Onu zelil etmek, gururumu kirmak istiyorum” diyen Koca Ömer’in izindesin!



SEN,

Müslümanlar arasinda açligin ve kitligin hüküm sürdügü bir zamanda Sam’dan
kendisine ait zeytinyagi, üzüm ve bugday yüklü olarak gelen bir deveyi
yükleriyle beraber yoksullara tasadduk eden Hz. Osman’in ardindasin!..


SEN,

Cebinde bulunan 4 dirhem servetin 1 dirhemini gizlice, 1 dirhemini açikça,
1 dirhemini gece ve kalan 1 dirhemini de gündüz , kimsesizlere sadaka
olarak veren ve Allah Resûlünün; “Neden böyle yaptin ?”suâline “Belki
Allah bunlarin birini olsun kabul eder düsüncesiyle diyen Hz. Ali’yi takip
edensin!


SEN,

Allah yolunda cihada çikan ve karsisinda ATLAS Okyanusunu görünce, devesini
dizlerine kadar denize
sürerek, kilicini çekip; “Ya Rabbi! Sahid ol! Önüme su uçsuz bucaksiz
derya çikmasaydı senin sanini daha ileriye götürürdüm!” diyen mücahidlerin
pesindesin!..

SEN,

40 sene yatsi abdestiyle sabah namazini kilan Imam-i
Âzam’larin, Malazgirt Ovalarinda Allah Allah sesleriyle at kosturan ve
Anadolu kapilarini Müslüman Türklere açan Alp Arslanlarin arkasindasin!..


SEN,

Misafir kaldigi evde gece sabaha kadar ayakta duran ve; “Biz Kur’anin
bulundugu odada ayaklarimizi uzatip yatmaktan hayâ ederiz” diyen Osman
Gazilerin torunusun!..

SEN,

Resûllullah’in müjdesine nail olup, küfrün dogu kal’asini, istanbul’u
fethederek Islam’a teslim eden, yeni bir çag açan Fatihlerin, dünyayi
müslümanlardan baskasina dar gören Yavuzlarin, karalarin- denizlerin
hakani Kanûnilerin neslisin!..

SEN,

Istanbul’da okumaya basladigi Ezan-i Muhammediyeyi, Çaldiran ovalarinda
bitiren, Tuna’da aldigi abdestin namazini Afrika çöllerinde kilan, Hazer
kiyilarinda getirdigi tekbir seslerinin yankilarini Viyana kapilarinda
duyan kahramanlarin evladisin!..


SEN,

Vatanini, mukaddesâtini müdafaa ederken düsman kursunlarinin darbeleriyle
bagirsaklari delik-desik disariya firlayan ve bir eliyle onlari karnina
iterken, diger eliyle gögsünden bir baska kursunu eliyle çikarip, yaninda
bulunan arkadasina; “Al arkadasim! Sag olur da dönersen, su kursunu ogluma
ver! Ve O’na de ki; “Bunu sana baban son nefesinde gönderdi ve O’da ayni
sekilde ogluna aktarmazsa hakkimi helal etmem! “ dedi diye ulvî ruh
örnekleri veren sehitler kafilesinin çocugusun!..


İŞTE SEN BUSUN!...
 
 
 
 
 
 
 

17/3/2008

Heybe...

 

14/3/2008

ÖZLEMEK.. Güzeldir...

 

Özleyecek, hasretini çekecek bir şeyi olmak güzel şey...
Özlemin sonunda kavuşmak vardır çünkü... Özlem çekmek güzel şey...
Özleminceki çekecek bişeyi olmak...

Anneyi özlemek, babayı özlemek, sevgiliyi özlemek...
 Yaşadığın yerleri özlemek... En büyük üzüntüleri, acıyı bile özlemek...
Bir çift güzel gözü özlemek, asla kavuşamayacağın, hatta bilmediğin birini özlemek..
Ulaşılmazı özlemek, erişilmezi, insanın kendi özünü özlemesi.. Özlemek o yakıcı, kavurcu duygu...

Özlemek güzel şey...
Özlemeye değer birini bulmuş olmak demek özlemek çünkü... Özlenesi yaşantısı ve anıları olmak demek...
Dokunmayı özlemek, sarılmayı ve gülmeyi ve gözlerine bakmayı özlemek... Sohbet etmeyi en iyi arkadaşınla, gözlerinin içi gülerek...
Bir gülüşü özlemek...
 Durgun ve sessiz akan bir su gibi gülüşü..

Aklında biri olmak, aklında olmaya değer birini bulmak demek çünkü özlemek... Özlemek yaşamak demek, bırakmamak demek, yola devam etmek demek...

Bir türlü doyamamak demek özlemek, yanındayken bile özlemek bazen, doyamayacağın kadar sevdiğin şeyler var demek çünkü...

Derin uykulardan hasretle uyanmak demek özlemek uykularını kaçıracak kadar hasret çektirenlere sahipsin demektir çünkü...
Çılgınca bir özlemle uyanmak sabahları...
Özlemek "YAŞAMAK ve YAŞATMAK" demektir...

 

 

 

 

2/3/2008

Hüznümün Rüzgarlı Yanı

 

Kırgın durduğuma bakma, aslında bende her şey aynı. Hüzünlere olan bu bağlılığım, eskiden kalma. Hüzünler biraz daha sanki bana benziyor.
"Hiç değişmeyeceksin" diyor bir dostum.
Bu söz, tarifi imkânsız bir mutluluk veriyor bana. Aslında yeni bir başlangıç için; yaşım ve rüzgâr müsait. Ama gerekli dermanı dizlerimde ve yüreğimde bulunamıyor. Yokuşları çıkarken yaşıma yakışmayan bir damla oluyor nefesimde. Bu darlıkta neyi değiştirebilirim ki? Yaşım daha küçük yüreğimden.
Ben aslında rüzgâr olsam, hep doğudan eserim.
Ben aslında, bir gün kapımın umuttan yana çalınacağına eminim.
Ben aslında, hayat ile hayali hep birbirine karıştırırdım.
Ben aslında anladım, cami avlusuna terk edilen kundaklı bir çocuktan bir farkım olmadığını.
Ben aslında anladım, hayatımın hep yamalardan ibaret olduğunu.
Ben aslında, cürmün kadar yer yakardım.

'Neyse' deyip toparlanmalıydım artık. Dökülen cümlelerimi, kırılan gençliğimi, darmadağın olan hayatımı anlamalıydım ve yeniden kalkabilmeliydim düştüğüm yerden. Bu kadar hassas olmanın vakti değildir artık.
Küçük yaralarımla uğraşarak kaybedecek vaktim yoktur. Zira hayatın tutunacak dalları vardı. Asılmalıydım ben de zayıf kollarımla hayata; sabrı öğrenmeliydim sıkca tutmalıydım bana uzanan elleri.

Değişmem zor aslında. Acılar hep aynı çünkü. Acılarım hep aynı…

Yine değişmeliyim, ey rüzgarlı hüznüm. Ne tarafa eseceğin belli değil, biliyorum. Biliyorum, denizi özlemem de kar etmez. Kim bilir belki masal olsaydı yaşadıklarım, bir umut olurdu hep Kafdağı'nın ardında. Ama masal değil yaşadığım, biliyorum.
Belki de oturup ağlayarak başlayalım değişmeye…
Oturup ağlayalım halime.

Belki tebessümlerimin bereketsizliği de terk eder beni böylece, kim bilir…

ZeYNeP öZCaN ŞeKeR

 

23/9/2007

Mükemmel değiliz… hiçbirimiz…!



Mükemmel değiliz… hiçbirimiz…!


Hepimizde biraz kusur var. Minik kusurlar… kusurlarımız… kimimiz toplum içinde konuşurken aniden heyecanlanırız…

…kimimiz yemek yerken elimizden çatalı düşürebiliriz…

…kimimiz arkadaşlarımızla gideceğimiz toplantının keyfini tam olarak çıkaramayabiliriz aklımıza takılan zorluklar nedeniyle…

…kimimiz yemek pişirirken, her zamankine oranla biraz daha fazlaca ocakta bırakmış olabiliriz… ya da her zaman çok lezzetli yaptığımız kekin tadını bu seferlik tutturamamış olabiliriz…

Bunlar arada sırada başımıza gelebilecek tür kusurlardır. Bir de bünyemize yapışmış, bizden uzaklaşmayan kusurlarımız vardır bizi biz yapan… bizi, diğerlerinden ayıran…


Aslına bakılırsa mükemmel olmak için çabalayan ve hep mükemmeli yakalamaya çalışan kişiler; insanların zaman zaman yanlışlıklar yapabileceğini bir türlü kabullenemeyen kimselerdir. Kendilerinde olabilecek en ufak bir aksamanın bile, onların hayatını alt üst etmesi kaçınılmazdır. Baş edemediklerini düşündükleri kusurları yüzünden, kendi elleriyle, her hareketlerini bıkmaksızın sorgulayan dilleriyle, yaşamlarını zorlaştırıp dururlar.

…oysa…! Oysa kusurlarımız vardır sevgili okurlar! olmalıdır da… yaratılmış olanın, yaratıcı tarafından var edilmiş olanın “eksik” ve “noksan” olmasından daha doğal hiçbir şey olamaz. Hatta biz eksik olmalıyız ki, “her türlük eksiklik ve noksanlıktan uzak olan yaratıcının büyüklüğü karşısında” eğilebilelim. Bizdeki eksikleri tamamlayabilecek başka insanlara yönelebilelim. İşbirliği, birlikte bir işi başarıyla tamamlayabilme yolunda adımlar atabilelim.

Kusursuz olan, tam olan, eksik olmayan “kibirlidir” aslında. Kimseyi kendisine yaklaştırmaz. Kimseyle işbirliği yapmak istemez. Kimsenin vereceği akla, göstereceği yola ihtiyacı olmaz. Hem her şeyin en iyisini o biliyordur hem de yapamadıklarının altında eziliyordur. Tam bir psikolojik çatışma durumu…!


Bir önceki yazıda belirtmiştim. Bir işi en iyi şekliyle yapmaya çalışmak, elimizden gelenin en iyisini ortaya koymak için çabalamak her insanda olması gereken önemli bir erdemdir. Ancak mükemmel bir insan olmak için kendimizi ezercesine uğraşıp, erdemi erdem olmaktan çıkaran düşünce hataları yapıyorsak, yaşamı zorlaştıran bir yola da girmişiz demektir.

Bir insanın “yaptığı işin, en iyisini yapmak için çabalaması”yla, “mükemmel olmak için uğraşması” aynı şey değildir sevgili okurlar. Bu iki durumu iyi analiz edip birbiriyle karıştırmamak gerekir. İnsanın eksik ve zayıf yanlarının olması normaldir. Hatta kişi, kendisinin eksik ve zayıf taraflarının farkındaysa, aslında güçlü insandır da haberi bile yoktur. Çünkü esas güç, insanın zayıf yanlarının farkında olmasıdır. Bunun daha üst basamağı ise, zayıf yanlarına hükmetmeye başlayıp, onları aktif hale getirmesidir.

  Peki bütün bunları neden söylüyorum. Düşünceler davranışları yönlendiriyor. Ben de mükemmeliyetçi yapısı olan bazı okuyucularımızın düşüncelerini değiştirmeye çalışıyorum. Değişmesi gereken ilk düşünce neymiş? “Eksiksiz olmalıyım…” evet bu yanlış düşünce… doğrusunu ne olacak? “Ben insanım, elbette eksiklerim olacak…!”


Arabesk dinleyenler bilirler ya da arabesk kültürünü eleştirenler.  Arada sırada espriyle karışık eleştirdiğimiz bir yan vardır bu kültürde… “Ben böyle değildim… Yaşarken oldum…!”

İşte mükemmeliyetçi beklentilerin hastalığa dönüşmesi de tam da böyle bir durumdur. Mükemmeliyetçi insanlar öyle doğmamışlardır… yaşarken öyle olmuşlardır… nasıl mı? son derece kolay. Beklentiler… evet evet yanlış okumadınız… beklentiler insanları mükemmeliyetçi bir yapının kölesi haline getiriyor. Küçüklükte başkaları tarafından sevilme/takdir görme/onaylanma ve kabul edilme gereksinimlerinin; çocuğun ortaya koyacağı bir başarı doyum görmesi, anne babasının onu ancak belirli bir alanda başarı gösterdikten sonra övmesi, sevmesi gibi yaşantılar sonunda gelir. Böylece çocuk kendi kendisine, başkalarının kendisine verdiği değer kadar değer vermeyi öğrenir… ve özgüveni dış etmenlere bağlı olarak biçimlenir. Kendisini eleştirilerden korumak için de, tek silahının “mükemmel olmak” olduğuna karar verir. Bu kimseler başkalarının düşüncelerine ve eleştirilerine karşı duyarlı ve kırılgan birer yetişkine dönüşürler.

Ardından anne-babaları mükemmeliyetçi olan çocuklar gelir. Onlar anne-babayı doğal olarak taklit ederlerken, aslında ilerde başlarını çok ağrıtacak bir alışkanlığı geliştirdiklerini fark etmezler bile.

Birçok kereler de karmaşa içindeki çocuklar (örneğin, sürekli kavga eden ana-baba, belirsiz ya da tutarsız kuralların olduğu bir ev ortamı); bir ortamda büyümüş ve çeşitli tacizlere (örneğin, fiziksel şiddet görmek, utanca boğulmak) uğramış çocuklar kendi denetleyemedikleri ve öngöremedikleri şeylerin olduğu bir ortamda kendilerini korumak ve yaşanan bu sıkıntıların önünü kesecek bir denetim uygulamak için de savunma mekanizması olarak mükemmeliyetçilik geliştirebilirler.

Okuduğunuz gibi pek çok kişi “Ben böyle değildim… yaşarken oldum…!” formuna uygun bir gelişim süreci gösteriyor.
 …

Peki ne yapmalı? Mükemmeliyetçi yapıdan kurtulmak için ne yapmalı?

İlk hareket, idare edebileceğiniz kadar, canınızın yanmasına dayanabileceğiniz kadar yanlışlıklar yapmaya izin vermenizden başlıyor. Evet yanlış anlamadınız. Tahammül edebileceğiniz, sonuçlarıyla baş edebileceğiniz düzeyde minik hatalar yapmak için kendinize olanak sağlayın. Minik hatalar yapın. Ve bu minik hataların ortalama düzeyde ama sizin atlatabileceğiniz miktarda olumsuz sonuçları olsun. O olumsuz sonuçları yaşayın. Ve aslında hata yapmanın sandığınız ve korktuğunuz kadar kötü bir durum olmadığı rahatlığını kendinize yaşatmaya çalışın. Bu minik hatanın sizi siz olmaktan çıkarmadığını; sadece bu hata yüzünden etrafınızdaki herkesi kaybetmediğinizi bir güzel görün. Ve buna benzer egzersizleri artırın.

Kendinize zaman tanıyın. Kendinizi başkalarıyla kıyaslamayın. Herkesin kendi dünyasında, kendi donanımında bir yeterliliği vardır. Benimki sizinkine benzemez, sizinki komşunuzunkiyle kıyaslanamaz. Her insan özeldir ve her insanın diğerinde olmayan bir yeteneği ve iç başarısı mutlaka vardır. Sadece sizdeki özeli keşfetmeniz gerekiyor o kadar. Bunun içinse zamana ihtiyacınız var. Onunla bununla şununla yaptığınız kıyaslamalardan arındırılmış, arı duru zamana.

Mümkün olduğunca olumlu düşünerek kendinizi motive etmeye çalışın. Beyninizi neye şartlandırırsanız, beyin saatiniz, sizi ve bünyenizi oraya taşır. Kendini doğrulayan kehanet yanılgısına düşmeyin. Kendinize kırk kez “Ben beceriksizin tekiyim” derseniz, beyniniz, bedeninize verdiği tüm mesajları bu komut üzerinden yapar. Ve günün birinde gerçekten beceriksiz biri olup çıkarsınız. Bu duruma psikolojide “Kendini doğrulayan kehanet” diyoruz.

Hata yapmadan öğrenilmeyeceğini, önemli konu ve durumlarda bile olsa, bedeli en ağır öğretilerin aslında hatalardan oluştuğunu unutmayın. “Tecrübe… tecrübe…” deriz sürekli milletçe değil mi? peki ama neden tecrübe hiç düşündünüz mü? Çünkü tecrübenin bedeli ağırdır. Ve iyi öğrenmeler için bedeli olan ödemeler yapmanız gerektiğini bilmelisiniz.

Kendinize erişilmez hedefler koymayın. Hedefleriniz mümkün olduğunca ulaşılabilir olsun. Gökyüzüne ulaşmak için yıldızları hedeflemek yerine, gökyüzüne ulaşmak için gökyüzünün hemen bir üst katmanını hedeflemek gibi. Belki karbondioksit tabakası olabilir.

İşlerinizi elbette planlayın. Plansız programsız hareket etmek, zamanı doğru kullanmamak anlamına gelir ki bu da işlerinizi zorlaştırır. Ama yaptığınız plan, bazı elde olmayan nedenlerle aksıyorsa da kendinizi kahretmeyin veya kendinize yüklenmeyin. Esnek olmaya çalışın. Plan ve programlarınızın, bazı aksamalara uğrayabileceğini de hesaba katın. Böylece hatalarınıza ve yolunda gitmeyenlere karşı daha az öfkeli olursunuz. Kendinize daha az kızarsınız.

Her şeyi aşırı denetlemeyin. Mükemmeliyetçilerin en sık yaptıkları davranış kalıbı budur çünkü. Evet işler yolunda gidiyor mu diye arada sırada kontrol yapılır. Ama her şeyin yolunda gittiğini bildiğiniz halde yine de kontrol ediyorsanız, bu durumun raydan çıkmış bir hal olduğunu da bilmeniz gerekir. Hatta neredeyse obsesyon başlamış bile olabilir.

Mükemmeliyetçi insanlar, hep “mükemmeli aradıkları” için, “iyi yapabilecekleri” durumları bile kaçırırlar. Bu bağlamda, işlerinizde olabileceklerin en iyisini hedeflemeniz ve mümkünse “Aman… nasılsa mükemmel olmayacak! …hiç olmazsa bırakayım bari…” gibi bir yanlışlığı yapmamaya gayret edin. Ne yapabilirseniz, elinizden ne geliyorsa onu yapın. Ertelemeyin.

Mükemmeliyetçi insanlar, her şeyin en iyisini bildikleri(!) ve başkalarına ihtiyaçları olmadığı(!) için genellikle kişilik özellikleri açısından bakıldığında dinleme becerileri zayıf kişilerdir. Kendinizde bu özelliği fark ediyorsanız lütfen çevrenizdeki insanları dinleyin. Dinleme alışkanlığınızı geliştirmeye çalışın.

Mükemmeliyetçi yapının oluşturacağı kaygı ve anksiyetenin sizin en büyük düşmanınız olduğunu unutmayın. Ne kadar takıntı ne kadar kaygı o kadar başarısız bir hayat. Bu nedenle kaygılarınızla baş etmeye çalışın. Baş edemiyorsanız bu konuda profesyonel yardım alın.

Eleştirilmekten korkmayın. Birilerinin sizin için söyleyeceği olumsuz sözlerden de. Düşünce sistemimizi geliştirmek, insanlarla daha sağlam ilişkiler kurmak, iş başarılarımızı artırmak için eleştirilmemiz gerekiyor. İnsanlar bizi ne kadar çok eleştirirse, biz kendimizi o kadar çok geliştiririz. Ayrıca her eleştiri sizi kendinizden uzaklaştıracak diye bir kaide de yok zaten. Eleştiriyi dinlersiniz… sizde olduğuna inandığınız tarafları varsa alırsınız… yoksa zaten bir kenarda durur. Ama sonuçta bir gerçek var ki, işinde başarılı olan insanlar, diğer insanların eleştirilerini ciddiye alan kişilerdir.

Kendinizi kıyaslamayın demiştim. Ayrıca yaptığınız iş, çalışma alanı her neyse, o konuda kendinizi bu alanda yıllardır çalışıp emek veren birileriyle kıyaslamayın. Çünkü bu tür kıyaslama gerçekçi olmayacaktır. Bir yanda iş tecrübesi, işle ilgili birikmiş bilgiler var, diğer yanda henüz yaşanmamış koca bir iş hayatı var. Bu durum insanın kendisine yapacağı en büyük haksızlıktır bence.

Karar verirken zorlanmayın. Bir konuda karar verin ve arkanıza dönüp bakmamayı alışkanlık edinin. “Ya bir sorun çıkarsa ya istediğim gibi olmazsa” şeklindeki düşünceler sizin mükemmeliyetçilik takıntınızın belirtisidir o kadar. Yoksa her şey olacağına varır. Zaten en ince ayrıntıları bile hesaplayarak karar alıyorsunuzdur. Gerisini zaman gösterecektir.

Kendinizi sürekli eleştirmeyin. Evet insanın kendisindeki eksikleri görüp onları düzeltmesi ve daha iyiye gitmesi normaldir. ama acımasız bir dış düşman gibi kendinize eziyet ederseniz, özgüven duygunuzu tamamen kaybetmeniz kaçınılmazdır.

İnsan olduğunuzu, kusurlarınız olduğunu, her şeye rağmen yaratandan ötürü değerli ve önemli olduğunuzu unutmayın.

…ve… Her nerede olursanız olun; her ne yapıyorsanız yapın ama hata yapmaktan kaçınamayacağınızı bilin.

Aslına bakarsanız hata yapmayan insan cidden yoktur. İnsanız… hata yaparız… eksiğiz çünkü… noksanız… bu nedenle de birbirimiz için varız…

Terapötik bir cümle ile toparlamam gerekirse:

Nerede hata yaptığımız önemli değil… o hatayı nasıl telafi ettiğimiz çok daha önemlidir…!

Sevgiyle kalın…

« Önceki | Sonraki »

Kevser En İyi Siteler Listesi Dini100.Net ListeNur.de - islami siteler listesi Cennet Yolculari Toplist Sevdalist - Sevdalara.net
NurluYuz
eXTReMe Tracker